Sınav hazırlıkları başlamadan özgürlüğümün son haftalarını yaşamaktayım. Bu günleri deniz, kum, güneş şeklinde değil de evde dizi bitirip, iyi yönetmenlerin, oyuncuların film listelerini komple torrent halinde indirerek, karpuz büyütüp, saatlerce oturup kanepede popo izimi çıkartarak değerlendiriyorum. Neler yapıyorum özetini an itibariyle bir kenara bırakıp neler izledim kritiğine geçiyorum efendim.
House MD (2004-09)
Dizileri aralıksız takip edebilen bir insan değilim. Bir süre sonra dayanamıyorum, 40 dakika geçiyor bitiyor, diğer 40 dakika başlıyor. Anime konusundaki seçiciliğim de böyle birşey. 24 bölümden fazlaysa cesaret edemiyorum. Ama kimi diziler var, bilgisayar başında oturup gece gündüz salya akıtarak bitiriyorsunuz. Geçen gece 5. sezonun 24. bölümüyle son verdim House MD çılgınlığına. Son iki üç bölümü fazlasıyla şok ediciydi- ki hala da etkisinden kurtulabilmiş değilim, her yerde alevli bastonuyla Hugh Laurie 'yi görmeye başlamam an meselesi. Bazı diziler insanın üzerinde olması gerekenden daha uzun bir süre etki bırakıyor. İtiraf etmekte sakınca duymam, House MD izlediğim en etkileyici dizidir. Yalan Rüzgarı kadar entrika yoktur belki ama egoizme doymak bilmeyiz Hugh Laurie sayesinde. Elemanları aşağılayıp, yerden yere vurdukça biz haz alırız. Yalan Rüzgarı gibi 9.000 küsür bölümü olmaması bünyelerimiz için güzel bir durumdur ayrıca. Diziyi gerçekten ilginç kılan en önemli özelliği "alçakgönüllüler dizisi" olmaması. "Bölüm boyunca narsist, şımarık, kaka olan eleman sonlara doğru hatasını anlar ve bölüm iyilik timsali bir havada son bulur" klişesi yoktur. 10 bölümden 9'u House 'un "ah kahretsin yine haklıyım, şu moron elemanları zavallılıklarıyla, Cuddy'yi koca memeleriyle başbaşa bırakıp, oturup biraz piyano çalayım bari" siyle biter. Son üç sezonu o içine çökmüş olan kanepede izleyerek 4 günde bitirdim. Sabah 3-4 sularında, gözlerim kızarmış bir şekilde kalktım bilgisayar başından (Ağlamadım, bilgisayar yüzünden oldu, evet). Son bölümün son 2-3 dakikalık sahnesine The Rolling Stones- As Tears Go By 'ı koymasalardı gözlerim o kadar kızarmazdı ama. Kapanışı güzel yaptılar, David Shore ve Hugh Laurie 'nin önünde saygıyla eğilip House dvdlerini gözümün önünden kaldırıyorum.
Rusalka (2007)
Hani Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain izledikten sonra daha fazlasını istersiniz ama hiçbir film o duyguyu uyandırmaz bünyede ya, tabi ki Rusalka da Amelie Poulain etkisini tam anlamıyla vermez belki ama aynı çizgide giden diğer filmlerle kıyaslandığında en başarılısı denilebilir. Film; küçük yaştan itibaren balerin olmak isteyen ama bu hayalini gerçekleştirememiş asosyal (kimi zaman dilsiz) kızımızın hayal dünyasını, dışarıdaki hayatı ve bu ikisi arasında gidip gelen Alisa'yı anlatıyor. Festivallerde gösterildikten sonra herkesin yaptığı gibi ben de Amelie ile karşılaştırmadan geçmedim fakat karşılaştırmayı bir yana bırakıp kendinizi bu renkli, bazen trajikomik, bazen gerçekten komik, çoğu zaman romantik ve hafif melankolik dünyaya bıraktığınız zaman, filmin kendine has, orjinal bir atmosfere sahip olduğunu görüyorsunuz. Dilediği herşey gerçek olan Alisa'yı, balerin olma hevesiyle baş parmağına geçirdiği bir şişe kapağıyla parmakları üzerinde dengede durmaya çalışırken, 17 yaşında, annesi ve anneannesi ile küçük kasabasından Moskova'ya taşındığında, iş icabı sarı cep telefonu kostümüyle sokaklarda dolaşırken, kostümünün altından insanları izlerken görebilirsiniz, bazen de 8 yaşındaki haliyle sahil kenarında oyunlar oynar, aşık olduğu adam için sigara büyüsü yapar, Ay kızı olur. Yönetmen Anna Melikyan, dev binalardan ve rekam panolarından bakıldığında sıradan, ama yaklaştıkça masalsılaşan bir hayatı cıvıl cıvıl görsel ögelerle süsleyerek koymuş önümüze. Rus yapımı olan Deniz Kızı (Rusalka) "duygu" bakımından son zamanlarda izlediğim en yoğun filmlerden biri. İzlenecekler listenizde hayati önem taşıyan bir film yoksa en başa alıp izlemeniz tavsiye edilir tarafımdan.
Martyrs (2008)
Fransızların, daha fazlasını yapamayacaklarını düşündüğüm anlarda daha fazlasıyla karşıma dikilmelerine alışmalı mıyım yoksa büyüyü bozmamak adına her seferinde 2-3 dakikalık donuk bakışlarla önüme konulan yapıtı sindirme çalışmalarıma devam mı etmeliyim, bilmiyorum. Fransız sinemasıyla ilgili oturup sayfalarca yazı yazılabilir, saatlerce konuşulabilir. Korku filmleriyle ilgili ise konuşacak pek birşeyi olmayanlardanım. Amerikan korku klişelerini izlemeyi bırakalı yıllar oldu zaten. Avrupa sineması yapıyor yine birşeyler ama "korku" zaten film izlerken beni kendine çeken bir unsur olmadığı için oturmam başına (He "gel Turşu, A Nightmare On Elm Street yapalım, saygıdandır, külttür, izlemek lazımdır arada" dersen pijamalarımı çekip, patlamış mısırla damlarım ekranın dibine). Yaklaşık 1 ay önce "bak Turşucum gerçekten çok seviceksin, bildiğin korku filmlerinden değil, adamlar yapmışlar yahu!" ısrarlarıyla elime tutuşturulan bu filme Fransız yapımı olduğunu öğrendikten sonra bir şans tanımaya karar verdim. Öğle vakti olduğu için "güneşli havada korku filmi izlenmez klişesi"ne uyarak panjurları kapattım ve geçtim bilgisayarın başına. Film; küçük yaşta, bir grup insan tarafından kaçırılıp işkence gören Lucie 'nin tutulduğu yerden kaçıp bir klinikte tedavi gördükten 15 yıl sonra ona işkence edenlerin izini bulmasını ve intikamını almasıyla gelişen olayları anlatıyor. Tabii ilk dakikada onları öldürüyor ama işler düşündükleri gibi gitmiyor. Filmin ilk 40 dakikası kan ve çığlık eşliğinde geçti, "hep böyle devam edecek heralde hocam, testere style" diye düşünürken asıl film 50. dakikada başladı. Son 10 dakikada da tüm bu atraksiyonların amacını anladık ve film bitti. Şöyle bir kanepede gerindim, "yaşlı entel teyze? halüsinasyon? öteki dünya? tarikat? fransız hatun? ama bodrumun dizaynı hoşmuş.." diyerekten kalktım başından. Yine korku filmlerinin o adamı deliye döndüren etkisini hissetmedim ama "olacaksa da böyle olsun" demeden geçmedim.
RocknRolla (2008)
Seviyorum Guy Ritchie 'yi. Mafyalar, hırsızlar, dolandırıcılar, kumarbazlar İngiliz olunca eğlencede sınır tanınmıyor. Snatch, Revolver, Lock,Stock And Two Smoking Barrels 'in izinden giden klasik bir Guy Ritchie filmi RocknRolla da. Soundtrack listesi ve oyuncu kadrosundaki Mark Strong filmi izlemek için yetip de artan nedenler. Konusundan bahsetmeyeceğim çünkü filmde heryerden birden fazla olay çıkıyor ve düzenli midir? Değildir. Guy Ritchie izleyen bilir az çok nasıl bir konuyla karşılaşacağını. Onun yerine filmin rockstar ı Johnny Quid 'in piyano başında keş arkadaşına çaldıkları değerli tabloya nasıl bağlandığını ve neden satamayacağını anlattığı repliği yazıyorum.

"You see that pack of Virginia killing sticks on the end of the piano? All you need to know about life is retained in those four walls. You will notice that one of your personalities is seduced by the illusions of grandeur, the gold packet of king size with a regal insignia, an attractive implication towards grandeur and wealth, the subtle suggestion that cigarettes are indeed your royal and loyal friends, and that, Pete, is a lie. Your other personality is trying to draw your attention to the flip side of the discussion, written in boring bold black and white, it's a statement that these neat little soldiers of death and in fact trying to kill you and that, Pete, is the truth. Oh, beauty is a beguiling call to death and i'm addicted to the sweet pitch of its siren. That that starts sweet ends bitter, and that which starts bitter ends sweet. That is why you and i love the drugs and that is also why I cannot give that painting back. Now please, pass me a light."