"Modem Canavarı" Dedi Bana Bilgisayarcı Pier.. Canavar Diğilim Ben!

15 Temmuz 2009 Çarşamba


15 gün içinde bir insan şimşek, fırtına vs yüzünden iki kere modem değiştirmek zorunda kalabilir mi yahu?Hani uğraşsan olmaz bu kadar sürede.

Senelerdir kullandığın modem şimşek çakması sonucu elektrikler gidince "şıraak!" diye bir ses çıkararak yanar. Tüh lan der üzülürsün, 50 milyona yenisini alırsın mecburen (ki teknolojik alet edevatlardan anlamayan biri olarak onu da kurmak için günlerce uğraşır (Denizli'de okuyan abiden, tatildeki arkadaşa, Mimi'nin kardeşine kadar herkesi arayıp telefonda modem ayarları çözümlemeye çalışır), akabinde kasayı ve modemi toplayıp bilgisayarcıya götürürsün, orası ayrı bir maceradır (kasasız da kurulabileceğini öğrendiğindeyse boşu boşuna taşıdığına yanarsın vs)). Sonra aradan iki hafta bile geçmeden ikinci bir şimşek gelir akşam vakti. Tam How I Met Your Mother 'ın beklediğin bölümü inmek üzeredir, sende şimdiye kadar inen bölümleri izlemek üzeresindir ve şansa bak ki dibindeki pencerenin panjurları kapalı olduğu için bir anda aydınlanan gökyüzünü çok geç farkedersin. Farkettiğin anda modemin fişini çekme girişimlerinde bulunurken "şıraaak!". Yine aynı sesi duyarsın ve mucize gibi garip garip şeyler beklersin elektrik gelene kadar. Ama anlamışsındır ki cebinde kaşınan yeni bir 50 milyon vardır (Bu sinirle şanssızlığına söverek masaüstüne yeni metin belgesi açar, yazarsın birşeyler ama bu keko durumu sindirememenin verdiği gazla 2. tekil şahıs yüklersin cümlelere).

Hayır bazen düşünüyorum böyle uzaklarda, kimsenin gitmediği, gidip de göremediği, görüp de geri dönemediği yerlerde, hayatlarımızı izleyen ve "abi bu sefer ne ipnelik yapsak bu tiplere nihoahaohaoa evet evet yaşasın sinir krizleriiii" diye coşup doyuma ulaşan birkaç adamın varlığına inanıyorum ben ve bir yakalasam o kemik çerçeveli gözlüklü keltoş herifleri çok pis benzeticem lan! (ki sanıyorum japon bunlar.)

Kritikselleştirdiklerimiz-4

09 Temmuz 2009 Perşembe

Le Premier Jour Du Reste De Ta Vie (2008)

Marc-André Grondin filmlerine göz gezdirmeyi çok uzun zaman önce kafama koymuştum. C.R.A.Z.Y. yi izleyip, en sevdiğim film ilan ettikten hemen sonraydı, evet. Ama üşengeçlik, unutkanlık, zaman bulamama vs yüzünden oturup imdb listesini incelemişliğim yoktu. Geçenlerde Mimi Wonka 'yla bir muhabbet sırasında kafamıza dank etmiş, içlerinden birini seçmeye girişmiştik. İsminin de etkisiyle (Geri Kalan Hayatınızın İlk Günü) indirdim filmi. Aile üzerine dram-komedi serpilmiş bir film. Biraz klişe bir konu ama o kadar samimi işlenmiş ki, türlerinden ayırıp ayrı bir rafa kaldırmamak mümkün değil. Anne-baba-üç çocuk- bir köpek. Köpek ölür, çocuklar büyür, çift yaşlanır. Ergen problemleri, nesil çatışmaları, olgunlaşma, hayal kırıklıkları, yaşlanma kaygısı, kaybetme korkusu ve dağılma eşiğine gelmiş aileyi bir arada tutma çabaları.. İlk cinsel deneyimini yaşama hevesi (korkusu) ile kapıdan içeri adımını atan genç kızın kafasını çevirdiğinde çocukluğundaki haliyle karşılaşması ve kapanan kapının altından sızan kan. Yaşlanma korkusunu taşıyan annenin başarısız aldatma girişimleri, taksi şoförlüğü yaparak para kazanan babanın ise (Jacques Gamblin) başarısız sigarayı bırakma girişimleri. Partide kız kardeşine asılan erkekle tartışan en büyük abinin sinirlenip oğlan kardeşine (Marc-André Grondin) yumruk attığı anda çalmaya başlayan ve bu beklenmedik süprizle kanımı donduran Janis Joplin- Summertime... Yani tamamiyle sıradan bir aile yaşantısının sıradışı bir içtenlikle seyirciye sunulması. David Bowie- Time, Janis Joplin-Summertime, (son sahnede çalan) Lou Reed- Perfect Day... şeklinde giden (ve nedense hiçbiryerde bulunamayan) soundtrack'iyle ve Rémi Bezançon 'un takdire şayan yönetmenliğiyle bir Marc-Andre Grondin filmi yeniden favorilerimin arasına girmiş bulunmakta.

Le Scaphandre Et Le Papillon (2007)

"Bugün bütün yaşamımın bir başarısızlık dizisi olduğunu farkettim. Sevemediğim kadınlar, elimden kaçırdığım fırsatlar, uçup havaya karışan mutlu anlar. Sonucu önceden bilinen ama kaybetmeye mahkum bir yarış. Kör veya sağır mıydım o sıralar? Varlığımın gerçek özünü görebilmem için elim ayağım tutmaz mı olmalıydı?"

"Artık şikayet etmeyeceğime karar verdim. Farkettim ki gözüm hariç felç geçirmeyen iki parçam daha var. Hayal gücüm ve hafızam... Hayal gücüm ve hafızam, dalgıç giysimden çıkabilecek iki yol bana."

"Yıpranmış perdemin arkasındaki solgun aydınlık sabahın ilk ışıklarını çağırıyordu odama. Topuklarım ağrıyordu, kafam çok ağırdı. Sanki bir çeşit dalgıç giysisi bedenimi tutsak ediyordu. Hayatımın şuanki amacı, geçmiş maceralarımla yatalak notlarımı birleştirip yalnızlığa hapsedilmiş kıyılara bırakmak."

Le scaphandre et le papillon; Elle dergisinde editörlük yapan Jean-Dominique Bauby 'nin locked in syndrome adındaki hastalığın etkisiyle bir gözü hariç bedeninin tamamının felç geçirmesiyle değişen yaşamını anlatıyor. İletişim kurmak için Jean-Do 'nun tek yolu gözünü "evet" için bir, "hayır"için iki kere kırpmasıdır. Cümleler kurabilmesi için kelimeler kurabilmesi gereklidir. Kelimeler kurabilmesi için harfleri birleştirmesi, harfleri birleştirmesi için de kullanım sıklığına göre dizilmiş alfabeyi baştan sonra duyması, her doğru harfte gözünü kırpması gerekmektedir. Filmin büyük bir kısmı, Jean 'ın felç geçirmesinden ölümüne kadar uzanan süreçte hayal dünyası, umutsuzlukları ve dış dünya hakkındaki gözlerimleri onun gözünden yansıtılmış. Hem filmi hem de yönetmen Julian Schnabel 'i ve Jean-Dominique rolündeki Mathieu Amalric 'i yakın takibe almanızı tavsiye ediyorum efendim.


Senaryosu, durgun havası, müzikleri ve yönetmeniyle akla geldikçe çıkartılıp izlenecek filmlerden biri la double vie de veronique. Polonya'da yaşan Veronika ve Paris'te yaşayan Veronique 'nın birbirlerinden habersiz ama bir şekilde paralel giden yaşamları (Ki paralelliği çevrelerindeki insanlarda, günlük yaşamlarındaki davranışlarında ve zaten aynı kişi (Irene Jacob) olmalarında görebiliyor insan). Veronika 'nın bir müzisyen olarak ilk performansında öldüğünü söylemekte bir sakınca görmüyorum çünkü zaten filmin büyük bir bölümü Veronique 'nin hiç tanımadığı bu kızın ölümünden sonra değişen ruh hali ve davranışları üzerine işlenmiş. Krzysztof Kieslowski hakkında şöyle harikadır, böyle süpsüperdir demeyeceğim ama filmi izledikten sonra "bu adam başka neler yapmış yahu" diyerekten imdb ye göz gezdireceğinizi düşünmekteyim.

Die Welle (2008)

Die Welle konusunu 1960larda Kaliforniya'daki bir okulda geçen olaydan almış. Filmde ise yer Almanya'da bir okul. Olaylar; araba kullanırken bangır bangır Rockn Roll High School dinleyen, tüm 1 Mayıslara katılan, Ramones tişörtlü beden eğitimi hocası Rainer Wenger 'in okuldaki proje haftasında konu olarak anarşiyi istemesine rağmen otokrasi dersine girmesiyle başlıyor. "Almanya'da bir daha diktatörlük olur mu?" sorusuna verilen "Kesinlikle olmaz, bunun için çok bilinçliyiz" cevabının karşısında Rainer, konuya ilgi göstermeyen öğrencilere aktif bir hafta geçirmek için bir öneride bulunur. Liderleri Rainer olarak bir hafta boyunca derslerde otokrasiyi pratiğe dökeceklerdir. Üniforma zorunluluğu, izin alıp ayağa kalkarak konuşma kuralı ve bu tip hafif uygulamalarla başlarlar deneylerine. Özel hayatlarında ailelerinden baskı, ilgisizlik ve boşverilmiş gören çoğu öğrenci oluşturdukları bu düzeni sevmeye ve benimsemeye başlar. Uygulama ders dışına da yansır, diğer proje sınıflarından öğrenciler almaya başlanır. Tek tip kıyafetler, selamlaşma şekilleri, amblemler, web siteleri derken birkaç günde okuldaki birçok öğrenciyi kendine çeker grup. Durumu birçok öğrenci ciddiye almaya başlar ve işler kontrolden çıkar. Diktatörlük için fazla bilinçli olduklarını söyleyen öğrenciler bu faaliyete kendilerini öylesine kaptırırlar ki, işler gruba katılmayanların dışlanıp dövüldüğü, baskı ve şiddetin kol gezdiği bir safhaya çıkar. Filmin süresi böyle bir konuyu ele alınmak için çok kısa da olsa, film vermek istediği mesajı başarılı bir şekilde veriyor, sıkmadan izletiyor kendisini.

Bir Böcek Hikayesi

08 Temmuz 2009 Çarşamba

Olay mahalinde ifadesi alınan (resmin altında) zanlının, kurbanın yakınlarının büyük acısı karşısında verdiği şok edici açıklaması: "Öldür öldür bitmiyor piç kuruları!"


"Gece yine bilgisayar başına geçmiş, gün içinde inen filmlerden birini izliyordum. Film başladıktan 15-20 dakika sonra garip sesler duymaya başladım. Önce filmden geldiğini düşünüp üstünde durmadım ama duyduğum sesin filmdeki sahneyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Durdurdum filmi, çıt çıkarmadan bekledim sesin nereden geldiğini anlamak için. En büyük korkularımdan birinin yaklaşmakta olduğunu farkedince ışığı açmaya yeltendim. Ayağa kalkıp ilerlediğimde ayağıma birşeyin çarpıp geçtiğini hissettim. İğrenç sesler çıkarıyordu bu "birşey". İyice tırsıp hemen ışığı yaktım. Yere baktığımda debelenen o iğrenç şeyi gördüm. Bacağıma değmişti o yaratık. Tiksinti ve korku karışımı duygularla izledim başparmağım büyüklüğündeki yaratığı. Elimle dokunamazdım ve onu tutacak birşeyler bakınırken havalandı. Odadaki lambanın çevresinde daireler çizerek uçuyordu uçan yaratık. Işığa olan ilgisinden faydalanıp lambayı bir yaktım bir söndürdüm, yaktım, söndürdüm, yaktım söndürdüm pis pis sırıtarak. Sinirlenen yaratık sonunda kanepenin üstüne kondu. Bu iğrenç görüntüye bir son vermek ve yeniden filmime dönebilmek için elime en yakın yerde duran Victor Hugo 'nun Sefiller kitabını geçirdim. Ön tarafına kıyamayacağım için arka yüzünü çevirdim kitabın. O sırada kanepeden uçup yere konan ve iğrenç sesler çıkarmaya devam eden yaratık, Sefiller' in "ezici" gücünden bir haber çevresine bakınmaya devam ediyordu...

Ve sonra o ses geldi...

-Vıyçk!

Kitabı kaldırıp başparmağım büyüklüğündeki "artık uçamayan" uçan yaratığın içinden çıkan sıvıyı seyrederken, leşine karşı en saygısız üslubumu takınıp utanmadan o iğrenç espriyi yaptım, "İlk okuduğumda ben de böyle hissetmiştim beyb".

Peçeteyle pestilini temizleyip çöpe gönderdim cansız bedenini..."

07 Temmuz 2009 Salı


1 dakikalık saygı duruşuna gerek yok, Shine On You Crazy Diamond yeter...

05 Temmuz 2009 Pazar

Hiçbir insan, yoldan çıkma pahasına aklına tabi olmadı. Sonuç, beki fiziksel bir rahatsızlık olabilir, ama daha yüksek prensiplere uyan bir yaşamdan kimse pişmanlık duyduğunu söyleyemez. Eğer gündüzü ve geceyi neşeyle selamlıyorsan, hayat çiçekler ve hoş kokulu bitkiler gibi güzel kokular saçıyorsa, daha esnek, yıldızlı ve ölümsüzse - işte o zaman başardın demektir. Doğa, bütünüyle sana yapılmış kutlamadır, anbean kendini kutsamış olursun. En büyük kazançlar ve değerler en az takdir edilenlerdir. Varlıklarından kolaylıkla şüphe edebiliriz. Çabucak unutulurlar. En yüksek gerçek onlardır. Belki de en şaşırtıcı ve gerçek şeyler bir insandan diğerine aktarılmaz. Günlük yaşantımın gerçek ürünü, gündüzün ve akşamın çizgileri gibi tarif edilemez ve elle tutulup gözle görülemezdir. Yıldızlardan yakalanan toz zerreleri, gökkuşağının sıkıca kavradığım bir parçasıdır. (WALDEN)

*

Burada tabiat yabani, ürkütücü fakat aynı zamanda da çok güzeldi. Doğaüstü güçlerin neler yaptığını görmek, ellerinden çıkan yapıtın biçimini, üslubunu ve de malzemesini müşahede etmek maksadıyla, üzerinde yürüdüğüm topraklara saygıyla karışık korku içinde bakıyordum. Bu topraklar, Kaos ve Kadim Gece' den mürekkep olduğunu öğrendiğimiz yeryüzünün ta kendisiydi. Ayaklarımın altındaki hiçkimseye ait olmayan topraklardı, sahipsiz yerküre. Ne çayır, ne çimen, ne mera, ne otlak, ne orman, ne tarla, ne de çorak araziydi burası. Bu topraklar, Dünya gezegeninin taptaze, doğal yüzeyiydi; bizim deyişimizle, ezelden beri ve ebediyete dek insan oğlunun meskeniydi. Tabiatın elinden çıkmıştı ve eğer becerebiliyorsa insanoğlu onu değerlendirebilirdi. Gene de insanın onunla ilişkilendirilmemesi gerekiyordu. Madde'ydi o; göz alabildiğine uzanan ve olağanüstü; ayaklarımızla çiğneyebileceğimiz ya da içine gömülebileceğimiz, duyduğumuz, bildiğimiz Toprak Ana değildi; hayır, kemiklerinin orada yatması için bile çok tanıdıktı; Zaruret ve Kader 'in eviydi. Açık bir şekilde, insanoğluna karşı nazik olmak gibi yükümlülüğü olmayan bir gücün varlığı hissediliyordu. Dinsizliğin, putperestliğin, batıl inançların topraklarıydı; kayalara ve vahşi hayvanlara bizim olduğumuzdan çok daha yakın olan türden insanlar tarafından mesken edilecekti... Bir yıldızın yüzeyini, katı bir cismi kendi evinde göstermekle kıyaslandığında, bir müzeye kabul edilmenin, belli şeylerden çokça görmenin anlamı nedir! Kendi vücudumda huşu içinde dikilmiş, mecbur olduğum bu şeyin bana nasıl da yabancılaştığını hissediyorum. Ruhlardan ya da hayaletlerden korkum yok, ben de onlardan biriyim (vücudum bir gün onlara dönüşecek); fakat bedenlerden, onlarla temasa geçmekten ürperti duyuyorum. Benim üzerimde nüfus sahibi olan bu Titan da neyin nesi? Gizemlerden konuşalım! Hayatlarımızı tabiat içinde düşünelim; maddeyle gündelik temas içinde; kayalarla, ağaçlarla, yanaklarımıza vuran rüzgarla! Katı Dünya! Gerçek Dünya! Sağduyu! Temas! Temas! Kimiz biz? Neredeyiz biz? (KTAADN)

Henry David THOREAU

03 Temmuz 2009 Cuma

Birleştirildiğinde bir kitap haline gelme potansiyeline sahip "Şimdi Kaydet" 'ilen taslaklarım "yayınla artık ulaan!" şeklinde bağırırmışçasına gözüme gözüme batarken, bendeniz evdeki tadilat sonrası tiner kokularıyla kendimden geçmiş bir vaziyette Janis Joplin albümleri indirip, Krzysztof Kieslowski (sıkıyorsa telaffuz et) filmleri indiriyordum.

Bir insanın evinde 20 küsür gün boyunca ustalar, çıraklar dolaşabilir mi? sorusunun cevabını bilmeyi geçtik, yaşıyoruz adeta. Bu da yetmezmiş gibi bilgisayarı formata götürmeden önce 6-7 gblık bir müzik klasörünü flash disk in içine doldurma gibi bir halt yedim, flash disk bozuldu. Garantiye gönderdik ama geri geldiğinde içinde Beirut, Yann Tiersen, Janis Joplin, Skid Row, Nick Cave vs. diskografileri olmayacak. Acı gerçeği bir bardak suyla sindirip aklıma gelen kayıpları telafi etme girişimlerine başladım. Tüm bunların üstüne şu layout'umun bozuk, garip görüntüsüne sinirlenip, 20 gündür kokladığım tinerin de etkisiyle çoğu taslağı sildim. Bazılarını kırptım, koydum aşağıya biryerlere. Ne alaka yahu diye sorabilirsin, ki aslında hiçbir alakası yok gerçekten de. Okuduğumda hoşuma gitmedikleri için sildim o taslakları. En son entry nin 16 haziranda girilmiş olmasının nedeni de budur. Akşama kadar dizi izleyip, kitap okuyup, sabaha kadar da film izleyince haliyle adam akıllı yazacak birşeyi olmuyor insanın. Ama seni temin ederim blogger, harika filmler izledim, taslak halinde kaydediyorum kritiklerini (yok silmem artık, tiner falan kalmadı), bir bir tavsiye edeceğim yakın gelecekte!

*

Temiz hava soluma isteği evde geçirdiğim her gün daha fazla artmakta. Dağ esintisi gibi beklentilerim yok tabi ki ama 2 günde bir yarım saat- bir saatlik yürüyüşler yapmak güzel bir fikir gibi görünüyor. Evin dibindeki parkın çevresini insanlar koşsunlar diye düzenlemişler, yapmışlar birşeyler. Kendi kuyruğunu kovalayan köpek misali dönüp duruyorsun, hoş bir görüntü.. Ama yürüyüş yapmak için ya sabahın erken saatlerinde ya da akşamları çıkmalı insan. Her sabah kurmama ve her sabah bangır bangır ötmesine rağmen çalar saatin sesini duymamazlıktan gelme gibi bir adetim var. Güneşin bol bol terlettiği vakitlerde uyanınca haliyle yürüyüşe çıkma fikri pek cazip değil. Akşamlarıysa insanın üşengeç kıçı kalkmaya pek yeltenmiyor. "Zaten akşam olmuş, otur film izle" mantığı her daim. İki durum arasında en makulu akşam yürüyüşleri gibi görünüyor yine de, deneyip görmek lazım.

*

Geçenlerde Kafka'nın bir insana hamamböcekli kabuslardan başka neler katabileceğini kendi gözlerimle gördüm, yaşadım. Isparta denilen gereğinden fazla mütevazı şehirde aradığım kitapları bulmak gülünç ve acınası bir girişim olduğundan belli zamanlarda bir kitap listesi oluşturup, şehir dışına çıkıp listeyi DnR lardan temin etme gibi bir aktivitem var. Geçen haftasonu Antalya bilmem kaç m Migros Dnr'da kitapları toplayıp, görevliye teslim edip, 1-2 saat sonra alacağımı söyledim. Babam kredi kartı eşliğiyle seminerinden dönene kadar oturup, kahve içebileceğim bir yer ararken Starbucks görüp daldım içeri. Ne içeceğime karar verirken, siparişimi bekleyen Starbucks elemanıyla muhabbet etmeye başladık. Önce şehirlerarası kitap alışverişimden, sonra aldığım Kafka ve Krakauer lerden etkilendiğini belirterek kahvemi hazırladı. Çabuk biten ilk fincanın ardından gelen beleş irish cream Kafka 'nın umrunda olmazdı belki ama damağım halinden memnundu...

Kritikselleştirdiklerimiz - 3

16 Haziran 2009 Salı

Sınav hazırlıkları başlamadan özgürlüğümün son haftalarını yaşamaktayım. Bu günleri deniz, kum, güneş şeklinde değil de evde dizi bitirip, iyi yönetmenlerin, oyuncuların film listelerini komple torrent halinde indirerek, karpuz büyütüp, saatlerce oturup kanepede popo izimi çıkartarak değerlendiriyorum. Neler yapıyorum özetini an itibariyle bir kenara bırakıp neler izledim kritiğine geçiyorum efendim.

House MD (2004-09)

Dizileri aralıksız takip edebilen bir insan değilim. Bir süre sonra dayanamıyorum, 40 dakika geçiyor bitiyor, diğer 40 dakika başlıyor. Anime konusundaki seçiciliğim de böyle birşey. 24 bölümden fazlaysa cesaret edemiyorum. Ama kimi diziler var, bilgisayar başında oturup gece gündüz salya akıtarak bitiriyorsunuz. Geçen gece 5. sezonun 24. bölümüyle son verdim House MD çılgınlığına. Son iki üç bölümü fazlasıyla şok ediciydi- ki hala da etkisinden kurtulabilmiş değilim, her yerde alevli bastonuyla Hugh Laurie 'yi görmeye başlamam an meselesi. Bazı diziler insanın üzerinde olması gerekenden daha uzun bir süre etki bırakıyor. İtiraf etmekte sakınca duymam, House MD izlediğim en etkileyici dizidir. Yalan Rüzgarı kadar entrika yoktur belki ama egoizme doymak bilmeyiz Hugh Laurie sayesinde. Elemanları aşağılayıp, yerden yere vurdukça biz haz alırız. Yalan Rüzgarı gibi 9.000 küsür bölümü olmaması bünyelerimiz için güzel bir durumdur ayrıca. Diziyi gerçekten ilginç kılan en önemli özelliği "alçakgönüllüler dizisi" olmaması. "Bölüm boyunca narsist, şımarık, kaka olan eleman sonlara doğru hatasını anlar ve bölüm iyilik timsali bir havada son bulur" klişesi yoktur. 10 bölümden 9'u House 'un "ah kahretsin yine haklıyım, şu moron elemanları zavallılıklarıyla, Cuddy'yi koca memeleriyle başbaşa bırakıp, oturup biraz piyano çalayım bari" siyle biter. Son üç sezonu o içine çökmüş olan kanepede izleyerek 4 günde bitirdim. Sabah 3-4 sularında, gözlerim kızarmış bir şekilde kalktım bilgisayar başından (Ağlamadım, bilgisayar yüzünden oldu, evet). Son bölümün son 2-3 dakikalık sahnesine The Rolling Stones- As Tears Go By 'ı koymasalardı gözlerim o kadar kızarmazdı ama. Kapanışı güzel yaptılar, David Shore ve Hugh Laurie 'nin önünde saygıyla eğilip House dvdlerini gözümün önünden kaldırıyorum.

Rusalka (2007)

Hani Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain izledikten sonra daha fazlasını istersiniz ama hiçbir film o duyguyu uyandırmaz bünyede ya, tabi ki Rusalka da Amelie Poulain etkisini tam anlamıyla vermez belki ama aynı çizgide giden diğer filmlerle kıyaslandığında en başarılısı denilebilir. Film; küçük yaştan itibaren balerin olmak isteyen ama bu hayalini gerçekleştirememiş asosyal (kimi zaman dilsiz) kızımızın hayal dünyasını, dışarıdaki hayatı ve bu ikisi arasında gidip gelen Alisa'yı anlatıyor. Festivallerde gösterildikten sonra herkesin yaptığı gibi ben de Amelie ile karşılaştırmadan geçmedim fakat karşılaştırmayı bir yana bırakıp kendinizi bu renkli, bazen trajikomik, bazen gerçekten komik, çoğu zaman romantik ve hafif melankolik dünyaya bıraktığınız zaman, filmin kendine has, orjinal bir atmosfere sahip olduğunu görüyorsunuz. Dilediği herşey gerçek olan Alisa'yı, balerin olma hevesiyle baş parmağına geçirdiği bir şişe kapağıyla parmakları üzerinde dengede durmaya çalışırken, 17 yaşında, annesi ve anneannesi ile küçük kasabasından Moskova'ya taşındığında, iş icabı sarı cep telefonu kostümüyle sokaklarda dolaşırken, kostümünün altından insanları izlerken görebilirsiniz, bazen de 8 yaşındaki haliyle sahil kenarında oyunlar oynar, aşık olduğu adam için sigara büyüsü yapar, Ay kızı olur. Yönetmen Anna Melikyan, dev binalardan ve rekam panolarından bakıldığında sıradan, ama yaklaştıkça masalsılaşan bir hayatı cıvıl cıvıl görsel ögelerle süsleyerek koymuş önümüze. Rus yapımı olan Deniz Kızı (Rusalka) "duygu" bakımından son zamanlarda izlediğim en yoğun filmlerden biri. İzlenecekler listenizde hayati önem taşıyan bir film yoksa en başa alıp izlemeniz tavsiye edilir tarafımdan.

Martyrs (2008)

Fransızların, daha fazlasını yapamayacaklarını düşündüğüm anlarda daha fazlasıyla karşıma dikilmelerine alışmalı mıyım yoksa büyüyü bozmamak adına her seferinde 2-3 dakikalık donuk bakışlarla önüme konulan yapıtı sindirme çalışmalarıma devam mı etmeliyim, bilmiyorum. Fransız sinemasıyla ilgili oturup sayfalarca yazı yazılabilir, saatlerce konuşulabilir. Korku filmleriyle ilgili ise konuşacak pek birşeyi olmayanlardanım. Amerikan korku klişelerini izlemeyi bırakalı yıllar oldu zaten. Avrupa sineması yapıyor yine birşeyler ama "korku" zaten film izlerken beni kendine çeken bir unsur olmadığı için oturmam başına (He "gel Turşu, A Nightmare On Elm Street yapalım, saygıdandır, külttür, izlemek lazımdır arada" dersen pijamalarımı çekip, patlamış mısırla damlarım ekranın dibine). Yaklaşık 1 ay önce "bak Turşucum gerçekten çok seviceksin, bildiğin korku filmlerinden değil, adamlar yapmışlar yahu!" ısrarlarıyla elime tutuşturulan bu filme Fransız yapımı olduğunu öğrendikten sonra bir şans tanımaya karar verdim. Öğle vakti olduğu için "güneşli havada korku filmi izlenmez klişesi"ne uyarak panjurları kapattım ve geçtim bilgisayarın başına. Film; küçük yaşta, bir grup insan tarafından kaçırılıp işkence gören Lucie 'nin tutulduğu yerden kaçıp bir klinikte tedavi gördükten 15 yıl sonra ona işkence edenlerin izini bulmasını ve intikamını almasıyla gelişen olayları anlatıyor. Tabii ilk dakikada onları öldürüyor ama işler düşündükleri gibi gitmiyor. Filmin ilk 40 dakikası kan ve çığlık eşliğinde geçti, "hep böyle devam edecek heralde hocam, testere style" diye düşünürken asıl film 50. dakikada başladı. Son 10 dakikada da tüm bu atraksiyonların amacını anladık ve film bitti. Şöyle bir kanepede gerindim, "yaşlı entel teyze? halüsinasyon? öteki dünya? tarikat? fransız hatun? ama bodrumun dizaynı hoşmuş.." diyerekten kalktım başından. Yine korku filmlerinin o adamı deliye döndüren etkisini hissetmedim ama "olacaksa da böyle olsun" demeden geçmedim.

RocknRolla (2008)

Seviyorum Guy Ritchie 'yi. Mafyalar, hırsızlar, dolandırıcılar, kumarbazlar İngiliz olunca eğlencede sınır tanınmıyor. Snatch, Revolver, Lock,Stock And Two Smoking Barrels 'in izinden giden klasik bir Guy Ritchie filmi RocknRolla da. Soundtrack listesi ve oyuncu kadrosundaki Mark Strong filmi izlemek için yetip de artan nedenler. Konusundan bahsetmeyeceğim çünkü filmde heryerden birden fazla olay çıkıyor ve düzenli midir? Değildir. Guy Ritchie izleyen bilir az çok nasıl bir konuyla karşılaşacağını. Onun yerine filmin rockstar ı Johnny Quid 'in piyano başında keş arkadaşına çaldıkları değerli tabloya nasıl bağlandığını ve neden satamayacağını anlattığı repliği yazıyorum.


"You see that pack of Virginia killing sticks on the end of the piano? All you need to know about life is retained in those four walls. You will notice that one of your personalities is seduced by the illusions of grandeur, the gold packet of king size with a regal insignia, an attractive implication towards grandeur and wealth, the subtle suggestion that cigarettes are indeed your royal and loyal friends, and that, Pete, is a lie. Your other personality is trying to draw your attention to the flip side of the discussion, written in boring bold black and white, it's a statement that these neat little soldiers of death and in fact trying to kill you and that, Pete, is the truth. Oh, beauty is a beguiling call to death and i'm addicted to the sweet pitch of its siren. That that starts sweet ends bitter, and that which starts bitter ends sweet. That is why you and i love the drugs and that is also why I cannot give that painting back. Now please, pass me a light."

 
Design by: Searchopedia convertido para o Blogger por TNB
This template is brought to you by : allblogtools.com Blogger Templates